Free Web Hosting Provider - Web Hosting - E-commerce - High Speed Internet - Free Web Page
Search the Web

Merhabaaa!

 

TC

HAYMANA

SULH CEZA MAHKEMESİ

HAYMANA CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI

Kanalı ile

ANAYASA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA

Sunulmak üzere

ANAYASA MAHKEMESİ GENEL SEKRETERLİĞİNE

İTİRAZ YOLUNA BAŞVURAN :HAYMANA SULH CEZA MAHKEMESİ

İTİRAZ KONUSU :765 Sayılı TCK 513.MADDENİN 2. Fıkrasının Anayasanın Başlangıç hükümlerin 9. Fıkrası ile 10/1-2-3, 35/2 , 45 ve 166/1-2 maddelerine aykırılığı savıyla iptali istemidir.

İLGİLİ ANAYASA MADDELERİ

MADDE 10/1:Herkes,dil,ırk,renk,cinsiyet,siyasi düşünce,felsefi inanç,din,mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.Hiçbir kimseye ,aileye ,zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.

MADDE 35: Herkes ,mülkiyet ve miras haklarına sahiptir.Bu haklar ,ancak kamu yararı amacıyla ,kanunla sınırlanabilir

MADDE 45/1:Devlet tarım arazileri ile çayır ve meraların amaç dışı kullanılmasını ve tahribini önlemek ,tarımsal üretim planlaması ilkelerine uygun olarak bitkisel ve hayvansal üretimi artırmak maksadı ile ,tarım ve hayvancılıkla uğraşanların işletme araç ve gereçlerinin ve diğer girdilerinin sağlanmasını kolaylaştırır. Devlet bitkisel ve hayvansal ürünlerin değerlendirilmesi ve gerçek değerlerinin üreticinin eline geçmesi için gereken tedbirleri alır.

MADDE 166/1:Ekonomik ,sosyal ve kültürel kalkınmayı ,özellikle sanayiin ve tarımın yurt düzeyinde dengeli ve uyumlu biçimde hızla gelişmesini ve ülke kaynaklarının döküm ve değerlendirilmesini yaparak verimli şekilde kullanılmasını planlamak ,bu amaçla gerekli teşkilatı kurmak devletin görevidir.Planda milli tasarrufu ve üretimi artırıcı fiyatlarda istikrar ve dış ödemelerde dengeyi Sağlayıcı, yatırım ve istihdamı geliştirici tedbirler öngörülür;yatırımlarda toplum yararları ve gerekleri gözetilir;kaynakların verimli şekilde kullanılması hedef alınır. Kalkınma girişimleri ,bu plana göre gerçekleştirilir.

OLAY:

TCK 513 maddesinin 2.fıkrasında " Köy Hükmi şahsiyetine ait olduğunu veya öteden beridir köylünün müşterek istifadesine terk edilmiş bulunduğunu bilerek mera ,harman yeri,yol ve sulak gibi gayri menkulleri kısmen veya tamamen zapt ve tasarruf eden veya sürüp eken kimse hakkında birinci fıkrada yazılı cezalar tatbik olunur." İfade edilmektedir.

"Mera ,öncesi bilinmeyen bir zamandan beri ya da tahsis kararlarına dayanılarak bir veya birkaç köy veya kasaba halkının hayvanlarının otlatılmasına yarayan yerlerdir."Y.4.HD.1986/7221-1987/926

Bu madde ile köy tüzel kişiliğine ait bir kısım taşınmazlar ile köylünün müşterek tasarrufuna terkedilmiş gayri menkuller korunmak istenilmiştir.

Yine bu maddeye göre suça konu malların mutlaka köye ait yada köylünün müşterek kullanımına terkedilmiş olması gerekir. Ancak Belediye sınırları içinde kalan bu gibi yerler madde kapsamına girmezler. Maddede " Köy hükmi şahsiyetine ait" ve " köylünün müşterek istifadesine terk edilen yerler " ifadeleri nedeniyle TCK 1. Maddesinde ifade edildiği üzere "Kanunun sarih olarak suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez" ilkesi gereği Yüksek Yargıtay 'ımızın yerleşmiş içtihatlarından birisinde " Belediye teşkilatı bulunan yerlerdeki taşınmazlara tecavüz halinde, TCK 513/2 maddesinin uygulanamayacağı ,koşullarının varlığı ve suç öğelerinin oluşması halinde 3091 sayılı yasaya aykırılıktan söz edilebileceği düşünülmeden ... mahkumiyet hükmü kurulması bozmayı gerektirmiştir." (8.CD.15.06.1995 / 8506/ 9157) denilmektedir. Hal böyle olunca uygulamada sadece köy sınırları içerisinde yaşayan vatandaşlar cezalandırılmakta ancak aynı eylemden dolayı köy sınırları dışındaki mütecavizler ise hiçbir hukuksal ve mantıksal gerekçe olmaksızın sırf yasadaki " köy" kavramından dolayı ayrıcalık kazanmaktadır. Burada özellikle şu konunun aydınlığa kavuşmasında fayda vardır: Belki bir an için TCK 513/2 maddesindeki bu çelişkinin Yargıtay Ceza Dairesinin ilgili maddeyi yorumlama biçiminden kaynaklandığı düşünülebilir ise de ,hukuken bu düşünce kabul edilemez. Çünkü yasa metni açıkça “köy Hükmi şahsiyetine ait olan” ve “Köylünün...” ifadeleri ile eylemi köy sınırları ile daraltarak somutlaştırmaktadır. Dolayısıyla yasanın bu açık metni karşısında Yargıtay Ceza Dairesi de TCK 1. Maddesi gereğince hiçbir yorum yapmadan mevcut yasa metnine göre içtihat oluşturmaktadır. Öyleyse “...Yargıtay Ceza Daireleri de yasa metnini geniş yorumlayarak belde meralarına tecavüz eylemini de cezalandırma yönüne gitsin” de denilemez. Zira “Kanunsuz suç ve ceza olmaz “ kuralı gereğince Ceza hukukunda “Yorum yasağı” genel ilkesi söz konusudur. Aksi takdirde Yargı organı kendisini yasa koyucu yerine koyarak ve bir çok yasa metnine yorum getirerek sanıkların cezalandırılması yada beraatı yoluna başvurur ve “Kuvvetler Ayrılığı” ilkesinin özünden uzaklaşılmış olurdu. Dolayısıyla uygulamada kişiler arasında oluşan çekişme ve uyuşmazlıklarda Kamu düzeninin korunması açısından mutlaka Yasa Koyucu ,yeni yasa ihdas ederken özellikle ilgili yasanın “Cezai Yaptırımlar” bölümünde madde metinlerinde ki sözcükleri özenle seçmek;anlaşılabilir ve kendi içerisinde çelişkiye ve duraksamaya yer vermeyecek şekilde "uygulanabilir ve olabildiğince de somut "düzenlemek zorundadır. Aksi takdirde yasa metnindeki küçük bir yanlışlık sonucu çoğu zaman önü alınamayan büyük haksızlıklara neden olabilir. Kısacası TCK 513/2 maddesinde ki bu çelişki yargı organlarının yasayı yorumlama biçiminden değil ,doğrudan yasa metninin yanlış ve eksik düzenlenmesinden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla Bu fiili çelişki ve haksızlık karşısında TCK 513. Maddesi 2.fıkrası Anayasamızın yukarıda anılan maddelerine aykırılık teşkil etmektedir.

GEREKÇE:

Anayasamız 10. Maddesinin 3. fıkrasında Devlet Organlarının İdari Makamların ,bütün ülke vatandaşının haklarını kullanırken ayrım yapmaksızın eşit davranmak zorunda olduğunu belirtmektedir ; diğer bir anlatımla 1982 Anayasasının Başlangıç Hükümlerinde de ifade edildiği gibi "Topluca Türk vatandaşlarının milli varlığa karşı hak ve ödevlerde ,nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisinde ortak olduğu " vurgulanmaktadır. Halbuki TCK 513/2 maddesinde adeta yasa koyucu bu maddeye aykırı olarak Belediye sınırları içerisinde yaşayan vatandaşlarına karşı bir "ayrıcalık "ve "imtiyaz"tanırken köy sınırları içerisinde yaşayan vatandaşlarına karşı da eşitlik ilkesine aykırı olarak hareket edilmekte ve bir defa dahi olsa meraya tecavüz edildiği takdirde cezai yaptırım uygulamaktadır. Ülkemizde maalesef köylerimiz "belediye" statü kazanırken sosyal ve ekonomik kriterler esas alınmakla birlikte çoğu zamanda politik çıkarlar ve yararlar da öne çıkmakta ve böylece hiçte hak etmediği halde yüzlerce köylerimiz, fiilen yaşam tarzlarında hiçbir değişiklik olmazken belediye niteliğine kavuşmakta ve böylece daha düne kadar otlakiye,yaylak ve mera olarak tahsis edilen orta mallarına tecavüz nedeniyle doğrudan Cumhuriyet Savcılığına karşı meraya tecavüz suçundan dolayı şikayet edilen ve ceza alan bir sanık artık yaşamakta olduğu köyün sadece resmi kimlik olarak belediye statüsünü kazanması sebebiyle adeta bir imtiyaz elde ederek "suça konu olan mera,yaylak,otlakiye vb. yerlerin belediye sınırları içerisinde kalması nedeniyle sanığın üzerine atılı suçun yasal unsurları oluşmadığından" bahisle her defasında beraat edecek ve tüm mer'alar basit ve küçük kişisel yararlar uğruna "yağmalanırken" sanık yasa ile aklanacak ve böylece Devlet organları işlem ve eylemlerinde eşitlik ilkesine aykırı olarak bir anlamda belde halkını köy halkının üzerine çıkaracaktır. Keza uygulamada da sanığın meraya tecavüzü olduğunu anlayan belde halkı çoğu zaman Kaymakamlık Makamına başvurmadan doğrudan C.Savcılığına Şikayette bulunmakta ve böylece mütecaviz hakkında men kararı verilmediği için 3091 sayılı yasanın 15/a maddesi uygulanamamakta ve sanık beraat etmektedir. Kaldı ki bu imtiyaz ayrıcalık istemeyerekte olsa sık sık karşımıza çıkmakta ve Yargıç, yasanın emredici hükmü nedeniyle TCK 1. Maddesinde hüküm altına alındığı üzere "kanunun sarih(açık)olarak suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez" hükmü gereğince zorunlu olarak bu imtiyazı belde halkına vermekte ve mahkeme kararı ile de tescil edilmektedir.

Bu durum karşısında belediye sınırları içerisinde yaşayıp mera ve benzeri yerlere zapdetmek amacıyla tecavüz eden mütecavizler için tek yaptırım 3091 sayılı Taşınmaz Mal Zilyetliğine Yapılan Tecavüzlerin Önlenmesine Dair Kanunun 15. Maddesidir. Halbuki bu yasanın konuluş amacı ise Orta Malını korumak ve tahsis amacına uygun olarak kullanılmasını sağlamak olmayıp,sadece İdari Otoritenin gücünü ve etkinliğini artırmaktır,diğer bir ifade ile burada cezalandırılan eylem ,meraya tecavüz olmayıp,alınan karar ve tedbirlere aykırı davranıştır. Dolayısıyla bu yasa ile doğrudan meraların korunmasından söz etmek mümkün değildir. Ayrıca bu yasada ki suç tipi de şekli nitelikte olduğu için çoğu zaman şekil şartları da yerine getirilemediğinden ve uygulamada da aynı yasanın 2. Maddesi gereğince Mülki Amirlerin(Vali- Kaymakamlar) asli görevi olması gerekirken ,bir şekilde bu konuda ehil olmayan ve yeterli hukuki birikime ve deneyime sahip bulunmayan memurlara havale edilmek suretiyle men kararlarının ya usulünce infaz edilememesi yada Tebligat kanunundan ve 3091 sayılı yasanın uygulanmasına ilişkin yönetmelikten habersiz olarak geçersiz tebligat yapılması nedeniyle yasal unsurları oluşmadığı için sanığın eylemi beraatla sonuçlanmakta ve böylece tecavüzü bir anlamda yanına kar kalmaktadır . Hatta sanığın tecavüzüne konu olan mera parselleri farklı mevkiilerde ise yine sanık beraat edecek ve böylece şekil şartları yerine getirilemediğinden beraat etmek zorunda kalan belde sakininin bu durumu ise diğer belde sakinlerine kötü emsal olmakta ve meraya tecavüzü olmayan ve yasalara uyan vatandaşlara bir anlamda kötü örnek olmakta ve böylece meraların göz göre göre yok olmasına yol açmaktadır. Halbuki aynı olay biraz önceki bahsedilen beldeye yakın hatta arazi ve meraları dahi sınır olan köy sınırları içerisinde olsa idi yani hakkında Kaymakamlık makamı tarafından iki defa men karar verilen mütecaviz hakkında 3091 sayılı yasanın 15/a maddesine muhalefet suçundan dava açılsa ve yasanın aradığı şekil şartları yerine getirilmemesi nedeniyle suçun unsurlarının oluşmadığı anlaşılsa idi sanık hakkında hemen beraat kararı verilmeyip CMUK 258 maddesi gereğince ek savunma verilmek suretiyle sanığın TCK 513/2 maddesi gereğince meraya tecavüzü saptandığı takdirde mahkumiyetine karar verilecekti. Maddede ki çelişkiyi ve anayasaya aykırılığı bir başka örnek ile açacak olursak , varsayalım sanık 17 Nisan 1999 tarihinde meraya tecavüzü nedeniyle TCK 513/2 maddesi gereğince cezalandırılırken bir gün sonra 18 Nisan 1999 tarihinde yapılan Yerel Yönetimler seçimi nedeniyle ikamet ettiği köy "Belediye" niteliği kazandığı için suçun unsurları oluşmadığı gerekçe gösterilerek beraatına karar verilecek ve sadece " 24 saat " zaman farkı ile sanık mahkum olmaktan kurtulacaktı. Bu çelişkiyi hukuken yada kamu vicdanı ve yararı ile izah etmek mümkün değildir.

Yine uygulama da gerek köy halkı ve gerekse belde halkı meraya tecavüz olduğunu öğrendiği takdirde, maalesef hukuken ve Anayasamızın 2. Maddesi ile de izah etmekte güçlük çekilen 3091 sayılı yasanın 17. maddesi gereğince Mütecavizi Kaymakamlık makamına şikayet etmeden önce Maliye veznesine Tahkikat Memurlarının keşif masraflarını yatırması gerektiğinden çoğu zaman da belde halkı maddi sıkıntı nedeniyle keşif masraflarını yatıramadığı için mütecavizi 3091 sayılı yasaya aykırılıktan iki defa men ettirip daha sonrada mahkeme kanalı ile mahkum etmek için Kaymakamlık Makamına şikayet edememekte ve böylece belde merasına tecavüz eden mütecaviz hiçbir şekilde cezalandırılamamaktadır. Halbuki TCK 513/2 maddesi ile köy yada belde merası ayrımı yapılmaksızın tüm mütecavizler cezalandırılmış olsa idi, söz konusu meradan yararlanan ve hayvanlarını otlatmak isteyen tüm belde halkı doğrudan ve hiçbir masraf ödemeden Cumhuriyet Savcılığına şikayet edecek ve mütecavizin mahkum olmasını sağlayacak,böylece özellikle hayvancılıkla uğraşan belde halkının mağduriyeti önlenmiş olacaktır. Böylece haksızlığa uğrayan ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan tüm mağdur belde halkı , Anayasamızda Temel Hak ve Özgürlüklerden olan "Hak Arama" özgürlüğünü "Sosyal Devlet"anlayışı gereği sonuna kadar kullanacak ve haksız kazanç ve hukuksuzluğun önüne geçecekken maalesef açıkça Anayasaya aykırılık teşkil eden bu yasa maddesi nedeniyle Hayvancılıkla uğraşan belde halkı aciz bırakılmakta,korunamamakta hatta eli-kolu bağlanmaktadır.

Yukarıda bahsedilen fiili durum maalesef uç ve istisnai bir örnek olmayıp yargıcın uygulamada sık sık karşılaştığı iki ayrı ancak birbirine komşu yerleşim yerindeki iki farklı hukuki uygulamasıdır. Görülüyor ki iki aynı eylem yasadaki bu metin nedeniyle Devlet organları tarafından farlı farklı uygulanmakta ve bir anlamda "kişiye ve yöreye özel" uygulama ile kimi vatandaşlara olağan üstü bir imtiyaz sağlanmaktadır.

TCK 513.maddesinin 2. Fıkrası aynı zamanda , Anayasamızın 10 maddesinin birinci fıkrasında ifade edilen "kanun önünde eşitlik ilkesine " aykırılık teşkil etmektedir. Bu aykırılığı da iki yönü ile açıklamakta fayda vardır. Şöyle ki:

  1. Köy sınırları içerisinde kalan meralara tecavüz eden sanık cezalandırılırken belde sınırları içerisinde bulunan meraya, tecavüz eden sanık ise aklanmaktadır, dolayısıyla aynı eylemi işleyen aynı ülkenin eşit haklara sahip olan ve “nimet ve külfette ortak “olan yurttaşları iki ayrı uygulama ile karşılaşmaktadır. Bu durumda ya meraya tecavüz eden tüm sanıklar beraat etmeli ya da cezalandırılmalıdır. Kaldı ki Yüksek Anayasa Mahkememiz son vermiş olduğu kararlardan birisinde TCK ‘nın 440. Ve 441. Maddelerini anayasanın eşitlik ilkesine aykırı bulduğu için iptal etmiştir. Her nekadar suç tipi açısından TCK’nın 513/2 maddesi ile TCK 440 ve 441. Maddeleri arasında hiçbir benzerlik yok ise de hukuk mantığı açısından TCK 513/2 maddesinin iptal edilmesi arasında çok benzerlik bulunmaktadır, zira aynı suçu işleyen “Karı” bir eyleminden dolayı cezalandırırken Koca beraat etmektedir. Çünkü yasa koyucu TCK 440.maddeyi düzenlerken herhangi bir açıklama getirmeden “Zina eden karı” ifadesi kullanılmış ve sanık olan kadının eylemi “ani suç” niteliğinde iken sırf TCK 441. Maddede geçen “herkesçe bilinecek surette karı koca gibi geçinmek için başkası ile evli olmayan bir kadını tutan koca...” ifadesi ile Kocanın zinası “mütemadi Suç” özelliği kazanmış ve bir anlamda Kocanın “Bir-iki kaçamakları” yasada ki yanlış metin nedeniyle affedilmiş,doğal olarak ta Yüksek Yargıtayımız da TCK 1. Maddesi nedeniyle metinle bağlı kalarak Kocanın zinasında temadilik aramıştır. Elbette Anayasa Mahkememiz de açıkça Anayasamızın Eşitlik ilkesine aykırılık teşkil eden 441. Maddeyi 23.9.1996 tarih ve 1996/15-34 sayılı kararı ile iptal etmiştir. Aynı şekilde TCK 513/2 maddesi de açıkça anayasamızın Eşitlik ilkesine aykırıdır. Aynı iki eylem yasanın yanlış yada eksik düzenlenen metni nedeniyle iki farklı uygulama ile karşı karşıya kalmaktadır. Aslında yine hukuk normu ve kamu vicdanı ile her iki yasa maddelerine bir başka açıdan bakacak olursak, TCK 441. Madde de “kocanın bir-iki kaçamakları” affedilmekle beraber eğer bu ilişki “karı-koca gibi geçinme” şekline ulaşırsa mutlaka ve sonunda cezalandırılmaktadır. Halbuki belde sınırları içerisinde yaşayan ve meraya tecavüz eden kişinin sadece “bir-iki meraya tecavüz kaçamakları” değil,-bu yasa maddesi iptal edilip yeni düzenleme getirilene kadar-tamamen affedilmektedir. Dolayısıyla belde halkına meraya tecavüz etmesi konusunda sınırsız bir imtiyaz tanınmaktadır. Kısacası aynı temel hak ve özgürlüklere sahip olan köy sınırları içerisinde merayı süren sanıkta aynen belde sınırları içerisinde yaşayan kişiler gibi beraat etmelidir.
  2. Ya da aynı eylemi işleyen sanık - mera olarak sınırlandırılan bir orta malına zaptetmek ve tasarruf etmek amacıyla tecavüz eden kişi eğer belediye sınırları içerisinde yaşıyor ise yasa ile aklanarak "sütten çıkmış ak kaşık gibi" yine basit ve ucuz çıkar uğruna işgaline devam ederken, sadece ve sadece belediye sınırları içersinde yaşadığı için yasa önünde aklanan sanığın beldesine komşu olan ve belki de arazileri ve meraları dahi birbirlerine bitişik bulunan diğer sanık ise TCK 513/2 maddesi uyarınca sırf köyde yaşadığı için yargılanıp cezalandırılmakta ve mahkum olmaktadır. O halde eğer köyde bu eylemi işleyen kişi cezalandırılıyorsa aynı şekilde belde sınırları içerisinde yaşayan ve aynı eylemi gerçekleştiren belde halkı da cezalandırılmalıdır Bu çelişkili ve ayrımcı durumda bir anlamda çiftte standarttır ve anayasamızın kanun önünde eşitlik ilkesine aykırıdır. Öyleyse yukarıda iki alternatif ile açıklanan aynı eylem ya cezalandırılmalı yada tamamen suç olmaktan çıkartılarak kişilerin beraat etmesi cihetine gidilmelidir. Bunun dışında üçüncü bir olasılığın düşünülmesi ve uygulanması hukuken mümkün değildir.Anayasamızın 45/1.maddesinde Mera,çayır vb. yerlerin korunması konusunda devletin gerekli tedbirleri alması gerektiği belirtilmektedir. TCK 513/2 maddesinin bu maddeye aykırı bir diğer nedeni ise şudur: Yasa koyucu köy tüzel kişiliğine ait ya da köy halkının ortak tasarrufuna terk edilen orta malının tahsis amacına uygun olarak kullanılmasını isterken özde yatan asıl neden hayvancılığı korumak ve verimliğini en üst düzeye çıkarmaktır,böylece üreticinin, küçük ve büyükbaş hayvanlarını ağıl ve ahırlara hapsederek sun'i yemle beslemesini önleyerek hayvani gıdalardaki kalite ve verimliliği artırmaktır. Yasa ile böyle bir yaptırımın getirilmesi ülke hayvancılığı açısından son derece büyük ve hayati önem arz etmesi bakımından yerindedir ve zorunludur. Ancak yasa koyucu bu maddenin 2. fıkrası ile adeta belde sınırları içerisinde hayvancılık yapılmazmış gibi düşünerek yasa maddesinin kapsamını oldukça daraltarak söz konusu maddeyi köy sınırlarına mahkum etmiş; yada belde sınırları içerisinde hayvancılık yapan vatandaşları ya tamamen gözden çıkarmış yada otlakiye ve meraların tarım arazisine dönüşmesi ve bir anlamda yok olmasına göz yumarak ve hayvan yetiştiricilerini ağıl ve ahırlara mahkum ederek suni yemle hayvan yetiştirilmesine mecbur bırakmıştır.

Ülkemizdeki hayvancılığın gelişmesi açısından meraların önemini ekonomik ve sosyolojik açıdan da irdelemek ve resmi verilerle zaman içindeki değişimi değerlendirmekte fayda vardır;

Her ne kadar ülkelerin gelişmesinde sanayileşme çok büyük bir önem arz ediyor ve gelişmiş ülkelerdeki ihracat ve ithalat dengesi içerisinde hayvansal ürünlerin yurt dışına olan ihracı nedeniyle Milli Gelire olan katkısı yok denecek kadar az ise de bu ülkelerin birçoğu dikkat edildiğinde dışarıya muhtaç olmadan % 10'un altında ki hayvansal üretimleri ile dahi kendi kendilerine yetebilmektedirler,bunun da elbette en büyük nedeni çok önceden tarımsal ve hayvansal reformu gerçekleştirip hayata geçirebilmelerinden ve tarım ve hayvancılıkla uğraşan kişilerin bu konu da devlet tarafından bilinçlendirilip eğitilmesinden ,hayvancılığın gelişimini önleyecek tutum ve davranışlara karşı caydırıcı ve ıslah edici cezai ve idari yaptırımları düzenlemelerinden kaynaklanmaktadır. Halbuki ülkemizde tarım ve hayvancılıkla uğraşan halkımızın oldukça büyük bir kesimi maalesef toprak analizi dahi yaptırmamış ,hatta ekolojik dengeyi bozan ve topraktaki yararlı mineralleri öldüren anız yakmalar dahi oldukça yaygın olarak işlenmekte hatta kimi köylü vatandaşların anız yakmanın toprakta ki verimliği artırdığı ve faydalı olduğu inancına vardığı görülmektedir. Ayrıca daha düne kadar ,özellikle 4421 sayılı yasa yürürlüğe girene kadar sanıklar onlarca dönüm yer sürmesine rağmen 1-2 Milyon TL gibi az ve gülünç Para Cezası ile kurtulmakta -ki bir davetiye gideri dahi bazen para cezasından daha fazla idi-ve tekrar ertesi yıl hiç ara vermeden ve daha da genişleterek tecavüzlerine devam etmekte idiler.

Bir zamanlar Hayvancılığın merkezi ve kaynağı olan Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi maalesef terör eylemlerinden dolayı hayvan sahipleri can güvenliği tehlikesi nedeniyle mera ve yaylalara çıkamamış,bunun sonucu elinde bulunan büyük ve küçük baş hayvanlarını acilen elinden çıkarmak zorunda kalarak batı bölgelerine yada can güvenliği tehlikesi olmayan büyük şehirlere göç etmek zorunda kaldığı için adeta hayvancılığın kaynağı kurumaya ve yok olmaya yüz tutmuştur. Doğal olarak kendi kendine yetebilen yedi ülkeden biri olan ve bununla da her zaman övündüğümüz ülkemiz bir dönem gelmiş ve yurt dışından et ithal eder olmuştur.

Ülkemizin yaklaşık bir çok köyünde ve kırsal yöresinde yaşayan vatandaşlar dinlenildiği takdirde "...Düne kadar bizim köyümüzde 10-15 sürü varken şimdi maalesef sun'i yemin pahalı olması ve hayvanları otlatacak meraların daralması ve tarım arazisine dönüşmesi , hayvan üretim maliyetinin yükselmesi ve hızla artan kırsal nüfus yoğunluğu nedeniyle tarım arazilerinin bölünmesi sonucu bu gün 2-3 sürü ancak var,bu nedenle de çoğu vatandaşlarda büyük şehre göç etmek zorunda kalmıştır."dediklerini ve dert yandıklarını görmekteyiz.

Kamu meraları, yaylakları ve kışlaklarının hukuki durumlarının esaslı bir şekilde düzenlenmemiş olması, özel mülkiyete konu olmayan bu alanların kontrolsüz ve aşırı kullanımı (erken ve geç otlatma, uzun süre otlatma, kapasitesinin üstünde hayvan barındırma) sonucu tahrip edilmeleri yanında, kısmen de olsa tarıma açılarak yok olmalarına neden olmuştur. Bu ise kısa zamanda mera toprağını,örtüsüz kalması sonucu ,rüzgar ve yağmur erozyonuna maruz bırakmaktadır. Mera,yaylak ve kışlaklardan yararlananların ıslah, bakım ve koruma yolunda hiçbir katkıda bulunmadan masrafsız şekilde hayvan yetiştirme ve beslenme yolunu tercih etmeleri zamanla yüzölçümünün sürekli olarak küçülmesi sonucu kapasitesinin üzerinde yararlanılması da mera varlığının süratle yozlaşması , yok olması sürecini hızlandırmaktadır. Nitekim bu nedenledir ki meraların ıslahı ve korunması amacıyla çıkartılan 4342 sayılı Mera yasası ise özde çok yerinde ve zamanında düşünülmüş ve yasalaşmış ise de maalesef bu kanunda istenildiği verimlilikte amacına uygun olarak hayata ve uygulamaya yansılatılamamış, bir çok köylü vatandaşın hatta muhtarların bu yasadan haberi dahi olmamıştır. Bu yasanın 19. Maddesi irdelendiğinde görülecektir ki yasa koyucu herhangi bir ayrım yapmaksızın maddenin ilk fıkrası ile Köy muhtarlarına ve belediye başkanlarına koruma ve kullanma da sorumluluk vermişken TCK 513. Maddesi korumayı sadece köy hudutları ile sınırlı tutmuştur.

"1935 yılında 44.300.000 hektar olduğu tahmin edilen, bu gün 12.000.000 hektar olarak hesaplanan (ülkenin takriben %28’i) kamu malı çayır ve meraların yıllık verimleri; Karadeniz Bölgesinde 90 kg/da, Doğu Anadoluda 80 kg/da, İç Anadolu ile Güneydoğu Anadoluda 30 kg/da, Marmara ve Ege Bölgelerinde 60 kg/da, ve Akdeniz Bölgesinde ise 45 kg/da dır. Avrupa Birliğine dahil ülkelerde bu verim 500-700 kg/da kuru ota ulaşmaktadır .

Türkiyede kaba yem kaynağı olan bu doğal vejetasyonun %3’ü (644.373 ha) ot biçmek suretiyle yararlanılan çayırlar, geri kalan %97’si ise (21.101.322 ha) hayvan otlatılmak suretiyle yararlanılan meralardır Ayrıca, bugünkü hayvan sayısı dikkate alındığında kaba yem ihtiyacı 50 milyon ton iken, ülkemizde ancak 28 milyon ton üretilebilmektedir. Dolayısıyla, halkımızı besleyememekte ve et ithal etmek zorunda kalınmaktadır.

Halbuki bizden 19 defa küçük olan Hollanda 20, Fransa ise 22 milyar dolar geliri hayvansal ürün ihracatından sağlamaktadır. Meralarımızı ıslah edebildiğimiz takdirde hem özellikle genç nesli sağlıklı ve yeterli protein ile beslemiş olabileceğiz, hem de örnek verilen ülkeler gibi ihracat yaparak birkaç misli gelir elde edebileceğiz.

O halde ülkemizin ekonomik kalkınması açısından 4342 sayılı Mera Kanunu neler sağlayacaktır?

Öncelikle, ülkemizin büyük bölümünde erozyon engellenmiş olacak ve meraların geliştirilmesi ve verimli bir şekilde kullanılması sağlanacaktır.

Bir fon oluşturmak suretiyle meraların ıslahı ve geliştirilmesi imkan dahilinde olacaktır.

Meraların kullanımında, meralardaki ot kapasitesi üzerinde hayvan otlatılması önlenecektir.

Meralarda düzenli ve münavebeli otlatma temin edilmek suretiyle meraların sürdürülebilirliği sağlanacaktır. Kanun ile, bu maddeye uymayıp, merayı tahrip edenlere ise tazminat getirilmiştir.

Meralardaki ot çeşitliliğinin artması ile çok sağlıklı et ve süt üretimi sağlanacaktır.

Kırsal kesimde, sosyo-ekonomik gelişme ve buna bağlı olarak kırsaldan kente göçün yavaşlaması, hatta geri dönüş sağlanmış olacaktır.

Kırsal kesimde, sosyo-ekonomik gelişimin sağlanması, doğal varlıkların aşırı derecede kullanılmasını yavaşlatacaktır. Meralarda ot veriminin artması su rejimini düzenleyecek, bu durum da susuz kalmış pınarların akmasını sağlayacaktır.

Çok fazla üretim artışı iş istihdamını arttıracaktır. Meralarda kiralama anlayışı getirilerek, bu konuda uzman olan kişi ve kuruluşlardan yararlanma olanağı elde edilecektir.

Sürdürülebilir Kalkınma Ve Sürdürülebilir Tarım yaklaşımının, ülkemiz koşulları açısından yönelmesi gereken alanların başında, çayır, mera, yaylak, otlak ve benzeri doğal kaynaklarımız gelmektedir. Çünkü, bu alanlar bir yandan tarımın öncelikli sektörü olması gereken hayvancılığın gelişmesindeki belirleyici rol, öte yandan erozyonun azaltılarak toprağın korunmasına sağlayacağı katkılar nedeniyle, ülke ekonomisi bakımından yaşamsal önem taşımaktadır. Belirtilen nedenle mera olayını yalnızca bir tarım ya da bir toprak koruma öğesi olarak görmemek, ülke kalkınması ve toplumun geleceğinde sayısız yararı olacak bir kaynak potansiyeli, korunarak geliştirilmesi gereken bir üretim ortamı, toplumun geleceğinin güvenliğine katkısı olacak bir stratejik olanak olarak, değerlendirmek gerekmektedir. Tarımın öncelikli alanı olması gereken hayvancılığın gelişmesinin ön koşulu meraların korunması ve geliştirilmesidir.

İmalat sanayinin önemli dalı gıda sanayiinin gelişmesi, hayvancılığın atılımını gerektirmektedir.

Hayvancılık tarım işletmelerinin çoğunluğunda geçerli olduğundan, bu alt sektörün gelişimi, aslında tarım üreticisi kesiminin kalkınması anlamına gelmektedir.

Hayvancılık doğayı sömürmeyen, dahası onu yeniden üreten bir sektördür. Bütün bu nedenlerle Türkiye hayvancılığı, gelişmiş ülkeler karşısında tasfiye olmamak, ayakta durmak ve geleneksel çizgiyi aşan bir atılım yapmak zorundadır. Atılım yapması gereken bu yaşamsal sektörün ana sorunlarının başında ise, önemli ölçüde meralardan sağlanacak kaliteli kaba yem açığı bulunmaktadır.

Hayvancılık bakımından yaşamsal önemi bulunan mera ve benzeri alanlar, kalkınmanın birinci temeli olan toprak kaynaklarının korunması açısından da aynı ölçüde önemlidir.

Azalmanın yanında,yanlış ve ağır otlatma yüzünden bitki örtüsü zayıflayan, çıplaklaşan, kıraçlaşan mera alanlarında, bitkisizlikten ötürü yüzey erozyonu yaygınlaşmıştır. Bitki örtüsüyle kaplıyken erozyona sebep olan meralar, işlemeli tarıma açılmış, verimsiz kullanılmış ve yeni bir erozyon ortamı yaratılmıştır. Daralan alanlara yönelik otlatma baskısı hızlanınca, bir çok mera alanı çölleşmeye başlamıştır.

Kimi başlıklarla özetlenmeye çalışılan bu olgulardan ötürü, meraların sahiplenilmesi, korunması ve geliştirilmesi, yalnızca tarımın-toprağın değil, kalkınmanın, ekonominin, bütünüyle Türkiye’nin sorunudur." (Tosun, F. ve ark.,1991. Türkiye’de kaba yem Üretiminde Çayır, Mera ve Yem Bitkileri Yetiştiriciliğinin Yeri ve Önemi. TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası, İkinci Hayvancılık Kongresi, A.Ü.Zir.Fak. Ankara, 17-19 Haziran 1991.)

Yukarıda ayrıntısı ile izah edilen bu olumsuz durum ülkemizin yakın geleceği adına hem ekonomik ve hem de sosyolojik boyutu itibariyle büyük ve potansiyel bir tehlikedir. Bu nedenle Devlet organlarının -özellikle Yasama Organının hayvancılığı geliştirip çiftçileri bilinçlendirmek ve gerekli tedbirleri almak ülke geleceği adına çok önemli ve yaşamsal bir zorunluluktur. Hatta Anayasamızın 45 ve 166. maddesi , bu konuda Devlet organlarına gerekli tedbirleri almayı tavsiye değil bir görev olarak yüklemiştir.

Bütün bu açıklamalar gösteriyor ki Anayasamızın 45. Maddesi incelendiğinde çayır ve meraların amaç dışı kullanılmasını ve tahribini önleme konusunda "köy merası" yada "belde merası" diye bir ayrıma gidilmemiş ve bütün mera ,otlakiye ve yaylak gibi yerler sadece "orta malı" olarak kabul edilmiş ve herhangi bir istisna yada ayrıcalık getirilmemiştir. Dolayısıyla TCK 513.maddesinin 2. Fıkrası bu yönü ile de açıkça anayasaya aykırıdır.

Anayasamızın 35. Maddesinde ise Özel Mülkiyet Hakkından bahsedilmektedir. Bu madde yorumlandığında anayasamız herkese taşınır ve taşınmaz mülk edinme hakkı tanırken kamu yararı görülen yerlerde de mülkiyet hakkına sınırlama getirdiği görülecektir; bu sınırlamalardan birisi de öncesi orta malı olduğu anlaşıldığı takdirde 20 yılı aşkın süredir çekişmesiz ve aralıksız zilyet olduğunu ispatlasa dahi zilyede; bu sahiplenmek amacıyla kullandığı araziyi zamanaşımı ile kazanamama ve hatta üzerine bina,ağaç,bağ ve bahçe gibi tesisler inşa edememe gibi bir sınırlama getirilmektedir. Buradaki tek amaçta hayvancılığı geliştirmek ve verimliliğini artırmaktır. Halbuki TCK 513. Maddesinin 2. Fıkrası ile belediye sınırları içerisinde ki mera ve otlakiyelerin tahsis amacına uygun olarak kullanılmasına aykırı olarak ,bir anlamda belde halkına bağışlanarak tarım arazisine dönüştürülmesine göz yumulmakta ve bir sınırlama getirilmemektedir. Hernekadar hukuken, sınırlandırılan bu gibi yerler resmi kayıtlarda orta malı niteliğini korumakta ise de güncel yaşamda belde halkının ekip-biçmesine herhangi bir yaptırım öngörülmediği için bir anlamda izin verilmekte ve fiilen özel tarım arazisine dönüşmektedir.

Kısacası 2000 yılı itibariyle ülkemizdeki il merkezleri gözönüne alınmaz ise bu gün 792 ilçe belediyeleri ve özellikle geçim kaynağı ve yaşam biçimi olarak köy halkından hiç de farklı olmayan ve çok yoğun olarak meralara tecavüzün işlendiği 2278 BELDE BELEDİYE SINIRLARI İÇERİSİNDE TCK 513. MADDENİN 2. FIKRASI, YASA METNİNDE GEÇEN "KÖY " KAVRAMINDAN DOLAYI UYGULANAMAMAKTA VE BU NEDENLE DE GÖZ GÖRE BELDE MERA VE OTLAKİYELERİ DARALMAKTA VE MERA VASFINI KAYBETMEKTEDİR.

Eğer Yüksek Anayasa Mahkememiz yukarıda açıklanan gerekçeye dayanarak ya da res’en nazara alınacak diğer nedenlerle TCK 513/2. Maddesini iptal ederse Yasama Organının hiç vakit geçirmeksizin yeniden ve hiçbir kısıtlama getirmeksizin “Merayı mera olarak kabul edip” düzenleme yapmak zorundadır. Aksi takdirde 4342 sayılı Mera Kanununun hiçbir anlamı kalmadığı gibi çok kısa sürede mera ve otlakiyelerimizin yok olması ,en azından sürülmek suretiyle ve toprak yapısı itibariyle mera niteliğini kaybetmesi gibi içinden çıkılmaz bir tehlike ile karşı karşıya kalmamıza neden olabilir. Bu nedenledir ki mahkememiz, Anayasa Mahkememize yasa maddesinin iptali için giderken yeni düzenleme yapılırken olabilecek bu gecikme nedeniyle tereddüt etmiş,ancak bununla beraber Yüce Meclisimizin Ülkemiz açısından oldukça büyük önem arzeden ve yukarıda da yer yer açıklanan meralarımızın ıslahı ve korunması konusunda gerekli özeni ve sorumluluğu göstererek hiç vakit geçirmeksizin yeni düzenleme yapacağı ümidini de taşıyarak Anayasa Mahkemesine başvurmuştur.

SONUÇ:

Belirtilen ve Yüksek Mahkemenizce resen nazara alınacak diğer nedenlerle itiraza konu TCK 513. Maddesinin 2. Fıkrasının yukarıda anılan Anayasamızın 10. 35. 45. ve 166. Maddelerine aykırı olmaları nedeniyle Anayasanın 152.Maddesi gereğince itirazen İPTALİNE KARAR VERİLMESİ arz ve itiraz olunur. 28.06.2000

Salih SÖNMEZ

Hakim 33396

üHUKUKİ AÇIDAN KİTLELERE E-POSTA GÖNDERİLMESİ (SPAMMING)Yrd.Doç.Dr.Tekin MEMİŞ